Eğer şehrin ruhu varsa, bu ruh, bir şehri
diğerinden ayrı kılan şeylerde aranmalıdır.
A. Turan Alkan (Altıncı Şehir - Sivas)*
Çocukluğumda Sivas ismini çok sık duyardım. Dedem askerliğini Sivas’ta yapmıştı ve ömründe köyünden çıkıp gördüğü tek il olan “Sivas” ismi dedemin lakabı oluvermişti. O nedenle dedeme hiç kimse adıyla seslenmedi ve ölene dek hep ona “Sivas Dede” denildi.
2005 yılının Ocak ayında, o zorlu kış şartlarında bir eğitim amacıyla Sivas’a gittiğimizde bizi bembeyaz karla kaplı bir şehir karşılamıştı. Buruk ve çözemediğim bir heyecanla akşam vakti otogara indiğimde, içimde yıllar önce ölen dedemle karşılaşıverecekmişim gibi bir his vardı.
Karların altında sessizce uyuyan bu şehir de nasıl olsa diğerleri gibidir önyargısı içinde kalacağımız otele doğru ilerledim ama yanılmışım.
Bu şehir, tarihten aldığı mirası hiç eksiltmeden, o esrarengiz havasına tarih, kültür ve zamana direniş gibi unsurları da katarak sokaklarında dolaşan her insana geçmişin o buğulu iklimini sezdirmekle birlikte, hep bir yanını gölgede bırakarak, içimizde bir merak ve heyecanı kıpırdatıyor ve hayranlığımızı kendine has renkleriyle kaplıyordu. Gizemli sokaklarında tarihi ve zamanı adeta sessizce damıtıyor ve her ziyaretine gelen insanın ruhuna kendi sırrını bin bir türlü dille, damla damla bırakıyordu.
İçimizde eski ve yeni hiç durmadan çarpışıyor, boğuşuyor, birçok sesler ve renkler birbirine karışıyor ama sonunda geçmişin renkleri soluk soluğa bu yarışı kazanıyor ve gelip ruhumuzdaki özlem, estetik, doğallık ve umudun köşesine, mutluluğun asla unutamayacağımız farklı bir tonuna dönüşerek yerleşiyordu.
Birçok şehirde olmayan, yaşamayan bu eski zaman, yalnızca Sivas gibi bazı şehirlerde nice fedakârlıklarla korunan ve sahip çıkılan tarihi eserlerde varlığını sürdürerek, kendisini hissedebilen her insanın ruhuna esrarlı bir ürperme halinde yükselmektedir. Tıpkı gizli bir mağarada güneş ışığı, nem ve ısıdan uzak kalan eşyaların bozulmadan yıllarca dayanabildiği gibi bu şehirde de tarih ve mazi hiç bozulmadan o eski canlılığını korumaktadır.
Her şehirde insan ruhunun nefes almak için bir mikroklima iklim gibi mutlaka aradığı mekânlar ve insanlar gün geçtikçe azalmaktadır. Her geçen gün tuhaf yaşam tarzları ve sıradanlığın sürekli sıkıştırdığı bu değerlerin bir gün şehirlerden kaçıp gideceği ve geri dönmeyeceği hissi ile sarsılmamak elde değildir.
Sivas’ın kültürünü ve kimliğini yalnızca tarihi eserler değil, belki onlar kadar önemli olan insanlar da sürdürüyordu. Fakat bu çabalar, o eski ihtişamı yaşatmak için son bir gayretle birbirlerine yaklaşıp çoğalmaya çalışan, ama sonunda kendi ebedi yalnızlıklarına gömülerek maziye yaslanan, kurumaya yüz tutmuş büyük bir gölden küçük adacıklar halinde geriye kalan su birikintilerini anımsatıyordu. Her şehirde mutlaka görmeden gelmeyin denilen yerler, mutlaka yemeden gelmeyin denilen yemekler vardır ya, işte biz de mutlaka tanışmadan gelmeyin sözünü dinleyip bu insanlardan birisiyle tanışmak istedik. Bekir Bey’in odasına girdiğimizde bizi fiziken küçük ama gönül ve kültür olarak dağ gibi bir insan karşılıyordu. Odası küçük olduğundan hepimize oturacak yer yoktu ve Bekir Bey şaka ile “odam dar ama yüreğim Çölemerik Yaylası kadar geniştir, gönlümde hepinize yer var” deyiverdi. Konuştukça her söz, Sivas insanına has olan o zengin sözlü kültür ve fıkralarla destekleniyordu, o nedenle zamanın nasıl hızla eridiğini anlayamadık. Bizi yolcu ederken Bekir Bey kulağımıza eğildi ve “sizlere çay bile (çay ocağı kapanmıştı) ısmarlayamadım ama ne olur, eş dost sorarsa, Bekir Bey bize öküz kesti dersiniz” diyerek son esprisini de patlatıverdi.
Sivas’la adeta özdeşleşmiş, hakkında şiirler yazılmış, edebiyat kitaplarına konu olmuş başka bir müstesna mekânı görmeden ayrılmak istemiyoruz bu şehirden. Duvarlarında eski zamana ait silahlar, fotoğraflar ve süs eşyaları asılı olan, bir canlı kültür merkezi görevi yapan bu yerin adı: Çerkez’in Kahvesi. Burası, A. Turan Alkan’ın tarifiyle “Afyon Sokağı’nın girişinde, emektar şehir otelinin böğründe unutulmuş bir geçmiş zaman yadigârı” olarak günümüzde varlığını korumaktadır. Bir Çerkez’in Kahvesi müdaviminin anlatımıyla bu mekân, edebiyat ve siyasetin konuşulduğu, her düşünceden insanın gelip bir kıyıda edebiyle oturduğu, kavga ve patırtının olmadığı, hükümetlerin kurulup yıkıldığı ve acı kahvelerin içildiği (tavşan kanı çayı da unutmamak lazım) gerçek bir huzur iklimidir. Kapıdan girince ocakta harlı bir köz ateşi ve ocağın hemen üzerinde duran sayılamayacak kadar çok cezve ile duvarlarında tarihin kilometre taşları hassasiyetinde çerçeveletilip asılmış önemli kişi ve olayları gösteren yazılar karşılıyor bizi. Boş bir masaya yerleşiyoruz ve koyu bir sohbete dalıyoruz. Az sonra kahveler geliyor masamıza, çok farklı, mükemmel bir tadı var bu kahvenin. Burada sadece kahve var, orta, az şekerli vb. sözler geçersiz, söyleseniz de kimse duymaz sizi. Gerçekten kendine has ününü fazlasıyla hak eden bir mekân burası. Birçok şehirde konakladık ama bu kadar farklı ve güzel bir kahve içtiğimizi hatırlamıyorum. Beşir Ayvazoğlu’nun “Çerkezin Kahvesi” için yazdığı ve duvarda asılı olan şiirden birkaç mısra:
“Tütün tütün değil altın mübarek
Cigara cigara değil altın sarması
Ve okkalı bir fincan kahve
Yahut tavşankanı çay ohh keyf kekâ
Koy o parayı cebine behey divane
Çerkez’in bir kahvesi var
Altı kaval üstü şeşane”
Birçok insanın mutlaka bir enstrümanı kullanmayı bildiği, birçok yayın ve dergiyi takip ettiği bu şehirde, çok canlı bir kültürü her yerde görebilirsiniz. Bu dev kültürü yaşatmak adına her köşede başka bir faaliyet (dergi çıkarma, fasıllar, korolar, kurslar vb.) sürdürülmektedir. Kendi kültürlerini, adetlerini, bir sokağın nerede olduğunu, tarihi bir olayı bilmeyen herkesi burada ayıplıyorlar, onun bu şehirden olduğuna şüphe ile bakıyorlar ve neredeyse adamdan saymıyorlar. Gerçekten de Sivas’ın insanı kadar kültürüne sahip, onu koruyan ve sürekli geliştiren, yüzlerce kanallarla geleceğe taşıyan başka bir insan topluluğu görmedim.
Tarihi milattan önce 7000-5000’lere dayanan, sayısız medeniyetin izlerini bir madalya gibi göğsünde taşıyan bu şehir, günümüze kadar ulaşan tarihi eserleri ve kültürüyle, diğer şehirlerden ayrılan kendine has duruşu ve terkibiyle, içimizde her geçen gün yok olan medeniyeti ve maziyi ayakta tutmak adına, karlı bir havada soğuktan ellerini üfleyen çocuk heyecanıyla, yüreğimizin en müstesna köşesinde ince bir dal gibi titremektedir. Bu heyecanı, Sivas’ı gören her insan mutlaka hisseder ve bu onurlu şehrin mücadelesine gönülden sessizce “evet” der.
Şehrin ana caddeleri diğer şehirlerin caddelerine benzese de, şehrin ara sokaklarında birçok medeniyeti oluşturan o kalıcı, sanatsal, her gün yeniden parıldayan çizgiler, sonsuz tınılarıyla ruhumuza dolmaktadır.
Bu şehir tıpkı bir prizma gibi, sayısız medeniyetlerin farklı renklerini bünyesinde toplayarak, her bir rengin doğallığını ve büyüsünü bozmadan, asırlardır bu renkleri insanların gönüllerine kar tanesi sessizliğiyle rengârenk bir hazine gibi düşürmektedir.
Burada sokaklar, tarihi eserler ve diğer unsurlar o kadar sahici ve solmaz renklere sahip ki, kendisiyle ilk karşılaşan kişide adeta gizli bir sandığı açmanın heyecanı ve ruh daralmalarını uyandırarak insanı, aradığı en değerli şeyi bulduğunda yaşadığı o gönül rahatlığı ve huzurla teslim almaktadır.
Tarihin sayısız eserlerle (hanlar, hamamlar, saraylar, köprüler, medreseler, kaleler, konaklar, çeşmeler, müzeler vb.) bizleri gözetlediği bu şehirde, Selçuklu döneminden kalma birçok eserdeki o nefis taş işçiliği, günümüzde hâlâ yaramaz bir çocuk gibi güneşin ışıklarıyla oyunlar oynamakta ve her gün çevresini bir kara zırh gibi kuşatan beton binalara inat, ne kadar kalıcı ve ölmez olduğunu kanıtlamaktadır.
Çifte Minare, Çerkez’in Kahve, Kongre Sarayı, Ulu Cami, Kurşunlu Hamamı gibi eserler, bu şehirdeki o eskimeyen zamanın ritmini daha nice yıllar ayarlayacak ve ruhumuzun aradığı haz ve lezzetlere kendi doğal rengini katacaktır.
Düşündükçe içimde
Dağdan başka biçimde
Yıkıldı bir dağ Sivas
Dedim “Elveda Sivas” Ekrem Reşid
İlk kez bir şehirden ayrılırken içimi, o çocukluk dönemindeki ilk evden ayrılma hüznüne benzeyen, garip bir hüzün kaplıyor. Anadolu insanının hiç bitmeyen fedakârlığı, sıcaklığı ve sevecenliği, yüreğimi görünmez iplerle bu şehre doğru asılıyor.
Tipi dışarıda uğuldarken otobüsümüz hareket ediyor ve Sivas, karların altından bir kardelen gibi başını bize doğru uzatarak fısıldıyor “yine beklerim, çayım yoktu ama sorarlarsa öküz yedik dersiniz”.
* Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” isimli kitabından esinlenerek
(Bu beş şehir, İstanbul, Bursa, Ankara, Erzurum ve Konya’dır) Sivas, “Altıncı Şehir” olarak kabul edilmiştir.
Kaynak : MESUT DOĞAN ( Bir Nokta )